GÜNDEM
DEĞERLENDİRMEMİZ-02.09.2024
YENİ
ANAYASA YAPIMI
Türkiye,
42 yıl boyunca cunta döneminden kalan Anayasa’yı yürürlükte tutmuş, halkın
isteklerini yansıtan, her türlü ideolojik etkilerden arındırılmış ve insan
haklarını özümsemiş yeni bir anayasa yapma iradesini gösterememiştir. Geçen bu
süre içinde, mevcut Anayasa’ya 21 kez müdahalede bulunulmuş ve maddelerinin
yaklaşık üçte ikisi değiştirilmiştir. Ancak Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni
bir kısmî değişiklik değil, tamamen yeni bir anayasadır. Yeni anayasa;
toplumsal mutabakatı yansıtan, çağına ve geleceğe hitap eden, devlet için halk
değil halk için devlet anlayışına hizmet eden, hukukun üstünlüğünü tüm
formalitelerin üzerinde tutan, toplumsal ve manevi değerlere yaslanan bir
anayasa olmalıdır.
Bu
süreçte halkın duygularıyla oynanmamalı ve tartışmalar gereksiz yere
uzatılmamalıdır. Artık konuşmaların ötesine geçilerek somut adımlar
atılmalıdır. Ayrıca, yeni anayasa çalışmaları vesayetçi bir yaklaşımla
yürütülecekse, bu durumda yeni bir anayasa yapmanın da bir anlamı yoktur.
Mevcut olanın ruhuna ve iskeletine dokunmadan yeni bir anayasa yapmak, milleti
"yeni" adı altında eskinin ideolojik ve vesayetçi dar kalıplarına
hapsetmektir.
Bir
anayasaya değiştirilemez maddeler eklemek, vesayetçi bir yaklaşım sergilemek,
gelecek nesillerin iradesini yok saymak anlamına gelir. Bu sebeple, bu toplumu
tüm farklılıkları ile kucaklayan, ötekileştirmeyip birleştiren, beraberliği
içselleştiren, insan hakları ile çelişmeyen bir anayasa için başta hükümet
olmak üzere tüm siyasi partileri ve toplumu samimi bir diyaloga ve kararlılık
içinde bu önemli sürece dâhil olmaya davet ediyoruz.
ÇİFTÇİ
EKMİYOR MU? EKEMİYOR MU?
Tarım
ve Orman Bakanlığı’nın hazırladığı, 2 yıl üst üste ekilmeyen tarım arazilerinin
tarımsal amaçlı kiraya verilmesini düzenleyen “İşlenmeyen Tarım Arazilerinin
Tarımsal Amaçlı Kiraya Verilmesine İlişkin Yönetmelik” 22 Ağustos 2024 tarihli Resmî
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Bu
düzenlemenin amacı, 2 milyon hektarın üzerindeki âtıl tarım arazisini üretime
kazandırmak. Ancak çiftçilerin bu arazileri ekmediği mi, yoksa ekemediği mi
sorusu önemlidir. Sorunun kaynağı çözülmeden, sıkıntılar ortadan kalkmayacaktır.
Başta
elektrik ve yakıt olmak üzere yüksek üretim maliyetleri, çiftçilerin
topraklarını ekmesini zorlaştırıyor. Son olarak elektriğe yapılan %38'lik zam,
sulama suyunun elektrik enerjisiyle çıkarıldığı göz önüne alındığında,
çiftçilerin üretim maliyetlerinin daha fazla artmasına neden olmuştur.
Çiftçilere komisyonculardan gelen çok düşük fiyat teklifleri ise ürünleri
tarlada kurutmuştur. Bu nedenle ülkenin dört bir yanında eylem yapan çiftçiler,
ürünlerini satamamaktan şikâyetçidirler.
Yeni
düzenleme, ekilmemiş arazilerin devlet tarafından kiralanmasını öngörse de
etkili bir denetim, dengeli maliyet-fiyatlama politikaları ve ücretsiz
danışmanlık hizmetleri sağlanmazsa, bu düzenlemeden beklenen netice elde
edilemeyecektir. Aksine mevcut sorunlar devam edecek ve yeni mağdur çiftçiler
ortaya çıkacaktır.
Bu
sorunları çözmek için, bir yıl öncesinden hangi bölgede hangi ürünün
yetişeceği, o üründen ne kadar verim alınacağı ve üreticiden ürününün ne kadar
alınacağı planlanmalıdır.
Tarımda
planlama yapılarak 1 yılda tarla bitkilerindeki, 3 yılda hayvancılıktaki, 5
yılda ise bahçe bitkilerindeki sorunlar aşılabilir. Üretim öncesi, üretim
süreci ve üretim sonrası doğru bir şekilde planlanmalı; kooperatifçilik
geliştirilip kamucu bir anlayışla sorunlara çözüm üretilmelidir.
ENGELLİ
VATANDAŞLARIMIZIN İŞGÜCÜNE KATILMA ORANLARI YÜKSELTİLMELİ
Sosyal
hayatta birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalan engelli bireylerin
istihdamı, ülkemizde ne yazık ki hala daha büyük bir sorun olarak durmaktadır.
Aralık
2011 “Nüfus ve Konut Araştırması” sonuçlarına göre ülkemizde en az bir engeli
olan (3 ve daha yukarı yaş) vatandaşlarımızın genel nüfusun içindeki oranı %6,9
(4.876.000 kişi) dur. Bugün bu oranın, 2011 yılında açıklanan oranın çok çok
üstünde olduğu düşünülmektedir. Sağlıklı değerlendirmenin yapılabilmesi için
elbette ki bu yönlü çalışmaların daha sık aralıklarla yapılması gerekmektedir. Yine
aynı araştırmadan elde edilen verilere göre Türkiye’de en az bir engeli olan
nüfusun işgücüne katılma oranı erkeklerde %35,4, kadınlarda %12,5, toplamda ise
%22,1’dir.
4857
Sayılı İş Kanunu’nun 30’uncu Maddesi kapsamında; İşverenler, 50 veya daha fazla
isçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde 3 engelli; kamu
işyerlerinde ise yüzde 4 engelli bireyi meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun
islerde çalıştırmakla yükümlüdürler. Ancak söz konusu oranlar engelli vatandaşlarımızın
iş ihtiyacını karşılamaktan bir hayli uzaktır.
Bu
oranların daha yukarıya çıkarılması engelli vatandaşlarımızın işgücüne
katkılarını artıracaktır. Engellilerin işe yerleşmesi kadar, onların işte
sürekliliğini sağlamak da ciddi bir problemdir. İşe giren birçok engelli, kısa
sürede işten ayrılmak zorunda kalabiliyor. İşverenler genellikle bedensel, görme
veya işitme engelli bireyleri tercih ederken, engelleri olan kimi bireyler de
iş gücünün dışında bırakılıyor.
En
büyük sorunlardan biri de toplumdaki önyargılardır. Engelli bireylerin
üretkenliği, uygun pozisyonlara yerleştirilmeleri ve olumsuz tutumların
aşılmasıyla mümkün olabilecektir. Bu bağlamda, devletin denetim mekanizmalarını
güçlendirmesi ve işverenlere yönelik farkındalık çalışmalarını artırması büyük
önem taşıyor.
UYUŞTURUCUYLA
MÜCADELE VE LİCE İLE İLGİLİ VAHİM İDDİALAR
Ülkemizin
en önemli sorunlarından biri olan uyuşturucu bağımlılığı gençlerimizin hayatını
karartmaya devam ediyor. Bununla birlikte uyuşturucuyla mücadele etmesi gereken
kimi kolluk güçleriyle alakalı Diyarbakır’ın Lice ilçesinde ortaya atılan
iddialar, durumun vahametini gözler önüne sermiştir.
Temmuz
ayının başında, aralarında eski ilçe jandarma komutanı bir binbaşı ve eşi, bir
yüzbaşı ile korucuların da bulunduğu 23 kişinin uyuşturucu baronlarına önceden
bilgi verdiği ve uyuşturucu üretiminde kullanılan bitkilerin ekimine göz
yumduklarına dair iddialar basına yansıdı. Medyaya yansıyan bilgiler ve halkın
anlattıkları, Lice’nin “Narko Terör”ün merkezine dönüştürüldüğüne işaret
ediyor. PKK ve kolluk güçleri içerisindeki bazı kesimlerin uyuşturucu ekimi,
hasadı ve sevkiyatını organize ettiği, ayrıca üretim için devlet arazisinin
kullanıldığı iddia ediliyor.
Kaçak
sigaraya dahi müsamaha gösterilmeyen bir dönemde, Lice’de uyuşturucuyla etkin
bir mücadelenin yürütül(e)memesi, akıllara “kirli ilişkiler hangi boyutta”
sorusunu getiriyor. Uyuşturucu ekimine kimler göz yumuyor? Kimler bu parayı
kazanmakta? Bu sorulara cevap
bulunmadan, uyuşturucu belasından kurtulmak mümkün değildir.
Diyarbakır’ın
Lice ilçesindeki bu vahim iddiaların araştırılmasının, sorumluların tespit
edilerek adalet önüne çıkarılmasının, toplumun huzuru, gençlerimizin geleceği
ve ülkenin güvenliği açısından çok elzem olduğunu vurguluyoruz.
Uyuşturucu
üretiminin ve ticaretinin önüne geçmek için tüm birimlerin koordineli bir şekilde
hareket etmesi gereklidir. Gençlerimizin hayatını karartan bu bataklıkla
mücadele, herkesin ortak sorumluluğudur. HÜDA PAR olarak, bu mücadelede
halkımızın yanında yer aldığımızı ve sorunun kökünden çözülmesi için her türlü
desteği vermeye hazır olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.
ANNELİK
TEŞVİK EDİLMELİ, ÇOCUK BAKIMI VE EĞİTİMİ MADDİ VE MANEVİ OLARAK
DESTEKLENMELİDİR
Aile
Bakanlığı’nın, çalışan kadınlara yönelik hazırladığı iş hayatının
kolaylaştırılması konusundaki projeleri değerlidir. Kadınlara istihdam
sağlarken; ailesini ve çocuklarını ihmal etmemesi için çalışma ortamlarının
iyileştirilmesi, çocuklar için kreş ve bakım hizmetlerinin sağlanması, özellikle
çalışan annelerin iş yükünün hafifletilmesi gerekir.
Kadın
istihdamı konusunda çalışmalar yapılırken, dışarıda çalışmayıp çocuklarının
bakım ve eğitimi gibi zorlu ve önemli bir görevi bizzat üstlenen ev hanımlarına
yönelik destekler de mutlaka artırılmalıdır.
Her
geçen gün düşen nüfus artış hızı, ülkenin kalkınmasını derinden etkileyecek bir
meseledir. Bu konuda öncelikle yapılması gereken, çalışan evli kadınlar
açısından anneliğin teşvik edilerek çocuk bakımı ve eğitiminin maddi ve manevi
olarak desteklenmesidir.
Kadının
çalışması meselesinde dengeli politikalar izlenmeli. Çalışan kadın
desteklemekle birlikte, evde çocuklarına bakmak isteyen kadınlar da
desteklenmeli, kadınlar çalışmak istediği için çalışmalı, çalışmak zorunda
kalmamalıdır.
İNŞAAT
SEKTÖRÜNÜN SORUNLARI
Mevcut
ekonomi yönetiminin göreve başlamasının üzerinden bir yıllık süre geçti. Bu
sürede %8 olan merkez bankasının politika faizi aşamalı olarak %50’ye
yükseltildi. Yüksek faiz politikası ile enflasyonu düşürmenin hedeflendiği;
bunun için ekonomik daralmanın öngörüldüğü, bu doğrultuda piyasada var olan
talebin düşürülmesi gerektiği ekonomi yönetimi tarafından sıklıkla belirtilmektedir.
Ancak bu politikalar, talep ile beraber arzın da düşmesine neden olmaktadır.
Bunun sonucu olarak üretim azalmış ve üretime dayalı birçok sektör durma noktasına
gelmiştir. Bu sektörler arasında inşaat sektörü ise son yirmi yılın en büyük
krizini yaşamakta, adeta can çekişmektedir.
İnşaat
sektörü; beraberinde yüzlerce sektöre hareketlilik kazandırmakta ve insanoğlunun
beslenme ihtiyacından sonraki en temel ihtiyacı olan barınma ihtiyacının
teminini sağlamaktadır. Bu anlamda inşaat sektörü, ekonomik olarak ülkemizin en
büyük sektörlerinden biridir. İnşaat
sektörünün yaşadığı büyük krizin devam etmesi halinde yeni ekonomi
politikalarında belirlenen özellikle büyüme ve istihdam hedeflerinin
gerçekleşmeyeceği görülmelidir.
İnşaat
sektöründe talebin durması nedeniyle konut üretimi minimal düzeye inmiştir.
Konut arzının bitme noktasına gelmesi yakın zamanda oluşacak yüksek talebi
karşılayamayacak, bunun sonucu olarak konut fiyatlarında artışın da önü
alınamayacaktır. Nitekim konut üretiminin durma noktasına gelmiş olması
sebebiyle önceki dönemde yaşanan aşırı kira artışları yeniden gündemdedir. Sorunun
çözümü için öncelikle ekonomi faiz kıskacından kurtarılmalı, üretim maliyetlerini
düşürecek etkili tedbirler alınmalıdır.
“ENFLASYON
MUHASEBESİ” TARTIŞMALARI
“Enflasyon
Muhasebesi” tartışmaları şu sıralar gündemde. Bir taraftan mali müşavirlerin
ekstradan oluşacak iş yoğunluğu ve bunun mükellefler için yol açacağı ek
maliyet uyarıları sürerken diğer taraftan işletmelerin karşılaşabileceği muhtemel
vergi artışları etrafında değişik uyarılar ve açıklamalar yapılmaktadır.
Bu
alanda vergilendirmede “Enflasyon Muhasebesinin” neleri veya kimleri ne kadar
olumsuz etkileyeceğine dair farklı tartışmalar yürütülüyor.
Enflasyon
muhasebesinde Maliye’nin nasıl bir tavır takınacağı henüz netleşmiş olmamakla
beraber, içinden geçtiğimiz sancılı ekonomik süreçte mükellefleri zor durumda
bırakacak yeni vergi uygulamalarından da kaçınmak gerekmektedir.
Ancak
vergi sisteminde bir türlü çözülemeyen sorunlardan bir tanesinin “vergi adaletsizliği”
olduğunu bu vesileyle bir kez daha vurgulamakta yarar görüyoruz.
Vergi
kazanca göre tahsil edilmeli; az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi
alınması esas alınmalıdır. Mevzuattaki bazı açıklardan da yararlanmak suretiyle
her dönemde devasa büyüklükteki şirketlerin ödedikleri komik vergi
miktarlarının gündem olması, keza kimi şirketlerin muhasebe oyunlarıyla vergi
ödemekten tamamen kurtulması, adil bir vergilendirme yapılamadığına dair
kanaati pekiştirmekte ve kamu vicdanını yaralamaktadır.
Bunun
yanında toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin oranının gelir ve
servetten alınan vergilerin iki katına yakın olması, adil bir vergilendirme
sisteminin oluşması açısından ayrıca çözülmesi gereken önemli bir
husustur.
ABD
VE İŞGAL REJİMİNİN MÜZAKERE OYUNU VE LÜBNAN’I İŞGAL HAZIRLIĞI
Siyonist
işgal rejiminin Gazze’de 10 aydır sürdürdüğü soykırımın her bakımdan destekçisi
olan ABD, işgal rejiminin şartlarını dayattığı müzakerelerle yeni bir oyun
sahnelemektedir. İşgal rejiminin Gazze’deki varlığını koruyan ABD, Mısır
sınırındaki Philadelphia Koridoru’nda sözde uluslararası barış gücü kurulmasını
ve görev gücünde soykırımcı israil’e denetleyici roller verilmesini
önermektedir. ABD’nin işgali meşru hale getirmeye çalışan önerisine karşın siyonist
Netanyahu, Philadelphia Koridoru’nun yanı sıra Gazze Şeridi’ni ikiye bölen
Netzarim Koridoru’ndan da çekilmeyi açıkça reddetmiştir. Filistin’in yanı sıra
Mısır’ın da egemenliğini tehdit eden bu ikircikli oyuna karşı Mısır başta olmak
üzere tüm bölge ülkeleri tepki göstermelidir.
Bugün
Filistin topraklarında bilfiil devam eden işgal, Mısır’ın yanı sıra Lübnan
topraklarını da açıkça tehdit etmektedir. Daha önce Lübnan’ı ‘taş devrine
döndürmekle’ tehdit eden işgalciler, açıkça Lübnan’la savaşa gireceklerini ve
bu doğrultuda hazırlıklarını tamamladıklarını ilan etmiştir. Nitekim son
günlerde Lübnan’a yönelik kapsamlı hava saldırıları düzenlemiştir.
Gazze’de
göz yumulan, durdurulmayan işgalciler ABD’nin de desteğiyle tüm bölgeye bir
virüs gibi yayılmayı hedeflemektedir. Soykırımı aralıksız sürdüren ve bölgede
yaymaya çalışan işgalciler cesur liderlerin inisiyatifiyle derhal durdurulmalıdır.
HÜDA
PAR GENEL MERKEZİ
